Bilge Kağan efsanesi Göklerin ve Bozkırın Bilgesi: Taşlara Kazınan Sessiz Çığlık


Bilge Kağan efsanesi Göklerin ve Bozkırın Bilgesi: Taşlara Kazınan Sessiz Çığlık

Zaman, sekizinci yüzyılın başıydı. Bozkırda rüzgar, sert ve acımasız eserdi. Ayrılık tohumları serpilmişti Türk boylarının arasına; açlık, kavga ve çaresizlik kol geziyordu. İşte tam bu karanlık çağda, gökyüzünün altında bir çocuk büyüyordu. 

Adı gibi aklıyla, sabrıyla ve derinliğiyle tarihin akışını değiştirecek olan bir çocuk: Bilge.

Bilge, sıradan bir kağan değildi. O, kılıcından çok aklına, öfkesinden çok adaletine güvenen bir liderdi. Yanında, adeta canlı bir kalkan gibi duran yiğit kardeşi Kül Tigin ve bozkırın en yaşlı kurtlarından vezir Tonyukuk vardı. 

Bu üç isim, dağılmış bir milleti küllerinden yeniden doğurmak için ant içmişlerdi. Gelin, Bilge Kağan’ın sarayına değil, onun en derin düşüncelerine, bir gece vakti oturduğu çadırın ateşine konuk olalım.

Ateşin Başındaki Düşünceler

Gece yarısı olmuş, bozkır sessizliğe gömülmüştü. Bilge Kağan, çadırının önündeki ateşi seyrediyordu. Gözlerinde ne zaferlerin gururu ne de altınların ışıltısı vardı. Sadece derin bir kaygı okunuyordu.

"Ben tahta çıktığımda," diye fısıldadı kendi kendine, "Milletim açtı, çıplaktı. Yiyecek aşları, giyecek giysileri yoktu."

Kağan olmak, sadece toprağa hükmetmek değildi onun için. Kağan olmak, bir babanın evlatlarına duyduğu sorumluluğu taşımaktı. Kardeşi Kül Tigin ile omuz omuza vererek gece uyumadılar, gündüz oturmadılar. Aç milleti doyurdular, fakir milleti zengin ettiler. Dağılan boyları, tıpkı kopan bir tespihin tanelerini toplar gibi tek bir ipte, yani Türk töresinde birleştirdiler.

Akıl Hocalığı: İki Kuşağın Gece Konuşması

Bilge Kağan’ın en büyük şansı, bozkırın kurdu, bilge vezir Tonyukuk ile çalışmaktı. Bir akşam çadırda haritalar üzerine eğilmişlerken, Bilge Kağan coşkuyla bir fikir ortaya attı: "Milletimizi korumak için şehirler kuralım, etrafını Çin’inki gibi yüksek kalelerle, surlarla çevirelim. Tapınaklar inşa edelim."
Tonyukuk, ak sakalını sıvazladı, gözlerini Bilge’ye dikti ve sakin ama sarsılmaz bir sesle konuştu:
"Hayır Kağanım," dedi. "Bizim sayımız Çinlilerin yüzde biri bile değil. Bizi güçlü kılan şey, bu uçsuz bucaksız bozkırdır. Su ve otlak peşinde yaşarız, avlanırız, ata bineriz. Savaş çıktığında tüm bozkır bizim kalemiz olur. Eğer bizi surların içine kapatırsan, özgürlüğümüzü ve savaşçı ruhumuzu kaybederiz. Çin’in kalabalığı içinde erir gideriz. Tapınaklar da bize göre değil, onlar insanı yumuşatır, bozkırın sertliğini elinden alır."

Bilge Kağan derin bir nefes aldı. Vezirinin haklı olduğunu biliyordu. Güç, taş duvarlarda değil, bozkırın sunduğu o sınırsız hürriyette saklıydı. O günden sonra asla şehirleşme sevdasına düşmedi, milletini doğanın bağrında diri tuttu.

En Büyük Düşman: Tatlı Söz, Yumuşak İpek

Bilge Kağan’ı uykusuz bırakan şey savaşlar değildi. O, asıl tehlikenin dışarıdan gelecek ordular değil, içeriden gelecek rehavet olduğunu çok iyi biliyordu.

Güneydeki büyük komşularının tatlı dillerine, göz kamaştıran ipeklerine kanıp özünü unutan bir milletin yok olacağını görüyordu. Halkına hep aynı nasihati fısıldıyordu içinden:

Tatlı söze aldanma.
Konfora teslim olma.
Toprağını, bağrını terk etme.

Çünkü o biliyordu ki, bozkırın insanı şehirlere sıkışıp özgürlüğünü kaybettiği an, ruhunu da kaybederdi.

Taşların Ağladığı Gün


Derken, takvimler 731 yılını gösterdiğinde Bilge Kağan’ın dünyası yıkıldı. Canından çok sevdiği, savaş meydanlarında arkasını yasladığı kardeşi Kül Tigin öldü. 

Bilge, bir kağandı ama her şeyden önce bir insandı. Günlerce ağladı, gözlerinden akan yaşlar bozkırın toprağına karıştı. "Görür gözüm görmez oldu, bilir bilirim bilmez oldu" diyerek feryat etti.

İşte o an anladı: İnsanlar ölümlüydü. Kendisi de bir gün bu dünyadan göçüp gidecekti. Peki, ya milleti? Onlar ne olacaktı? Söz uçup gidecekti ama bir şeylerin kalması gerekiyordu.

Kararını verdi. Sözlerini taşa kazıtacaktı. Öyle bir taş olmalıydı ki bu, zamanı eritmeli, yüzyıllar sonrasına bile ulaşmalıydı. Yollug Tigin günlerce uğraştı, Bilge’nin yüreğinden dökülen her bir kelimeyi mermer sütunlara çiviyle çakar gibi işledi.

Geleceğe Bırakılan Vasiyet

Bilge Kağan, 734 yılında zehirlenerek hayata gözlerini yumduğunda, arkasında sadece sınırları genişlemiş bir imparatorluk bırakmadı. Bozkırın ortasında dimdik duran, geleceğe doğrultulmuş birer ayna bıraktı.

O taşlarda ne yazıyordu biliyor musunuz? 

Bir kağanın sadece gücü değil, halkına duyduğu o karşılıksız aşk yazıyordu:

"Ey Türk Oğuz beyleri, milleti, işitin! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?"

Bilge Kağan, yüzyıllar öncesinden bizlere sesleniyordu. Hikayesi, saraylarda geçen şatafatlı bir masal değil; bir liderin halkı yaşasın diye kendi ömrünü, uykusunu ve canını feda etme hikayesiydi. Ve o taşlar, bugün bile bozkırın ortasında, rüzgara karşı aynı şeyi fısıldamaya devam ediyor: "Kendine dön, özünü unutma."

1. En Çok Bilinen "7 Maddelik" Bilge Kağan Yasaları

Halk arasında ve popüler tarih anlatılarında Bilge Kağan'ın askeri, ahlaki ve sosyal düzeni sağlamak için koyduğu söylenen 7 temel yasa şunlardır: 

Türk'ten köle olmaz. (Bağımsızlık karakterdir)

İki Türk, tek bir düşmana birlikte saldırmaz. (Savaşta mertlik esastır)

Atlı bir Türk, yaya olan düşmana saldırmaz. (Savaş ahlakı korunur)

Yalan söylemek kesinlikle yasaktır. (Dürüstlük toplumun temelidir)

Aman dileyene (teslim olana) el kaldırılmaz. (Merhamet esastır)

Kadına ve çocuğa vurulmaz, onlar esir edilmez. (Zayıf olanlar korunur)

Bu kurallara uymamanın cezası ölümdür.


Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

buttons=(Accept !) days=(20)

Our website uses cookies to enhance your experience. Learn More
Accept !