
ANLAŞMAZLIĞIN ELMASI - BÜYÜK TRUVA SAVAŞI
Her şeyden önce Olympos vardı. Bulutların üstünde, ölümsüzlerin mermer sarayları vardı. Ve bir gün, o saraylarda hiç olmaması gereken bir düğün yapılacaktı. Deniz perilerinin en güzeli Thetis ile ölümlü bir kral Peleus evlenecekti. Bu öyle bir düğündü ki, Zeus tüm tanrıları çağırmıştı. Şarap tanrısı Dionysos en iyi şaraplarını getirmiş, Apollon liriyle en neşeli şarkıları çalıyordu.
Ama bir isim liste dışı bırakılmıştı. Nifak tanrıçası Eris.
Eris'i kimse sevmezdi. Gittiği yere kavga götürürdü. "Düğünde tatsızlık çıkmasın" diye onu çağırmadılar. İşte en büyük hata buydu. Çünkü bir tanrıçayı yok sayarsan, hele ki o nifak tanrıçasıysa, intikamı çok ağır olur.
Eris haberi duyduğunda Olympos'un en karanlık köşesinde yalnızdı. Gücendi. Gözleri kıskançlıktan karardı. Elini Hesperidler'in bahçesine uzattı ve oradan hiç solmayan, saf altından bir elma kopardı. Tırnağıyla üzerine bir şey kazıdı. Antik Yunanca iki kelime: "Kallisti" - En Güzele.
Sonra rüzgar gibi düğün salonuna girdi. Kimse onu durduramadan, kahkahalar arasında sofranın tam ortasına, tanrıların yemeklerinin üzerine o elmayı fırlattı.
"Bu da benden hediye! En güzeliniz alsın!" dedi ve bir duman gibi kayboldu.
Salonda bir anda sessizlik oldu. Müzik sustu. O altın elma masanın üstünde güneş gibi parlıyordu.
ÜÇ TANRIÇA, BİR ELMA
Üç tanrıça aynı anda ayağa kalktı.
İlki Hera'ydı. Zeus'un eşi, tanrıçaların kraliçesi. Tacındaki tavus kuşu tüyleri parlıyordu. "Bu elma benim hakkım. Ben Olympos'un kraliçesiyim. Benden daha güzel kim olabilir?" dedi.

İkincisi Athena'ydı. Miğferini çıkarmış, omzunda baykuşuyla duran bilge tanrıça. "Güzellik sadece yüzden ibaret değildir Hera. Güzellik akıldır, stratejidir, zaferdir. Bu yüzden en güzel benim" dedi.
Üçüncüsü Afrodit'ti. Deniz köpüğünden doğmuş, yürüdüğü yerde çiçekler açan aşk tanrıçası. Hiçbir şey demedi, sadece gülümsedi. O gülümseme bile elmanın ondan başkasına gidemeyeceğini haykırıyordu.
Üçü de elmayı sahiplendi. Tartışma büyüdü, tanrılar bile araya giremedi. Sonunda Zeus sinirle elini masaya vurdu.
"Yeter! Bu kararı ben veremem. Bir ölümlü versin. İda Dağı'nda bir çoban var, Priamos'un oğlu Paris. O karar versin. Haklı Truva Prensi Paris."
Kimse Paris'in hikayesini bilmiyordu o an. Oysa Paris'in kaderi daha doğmadan yazılmıştı.
İDA DAĞI'NDAKİ ÇOBAN PRENS
Paris aslında Truva Kralı Priamos ile Kraliçe Hekabe'nin oğluydu. Hekabe hamileyken bir rüya görmüştü. Karnından bir meşale çıkıyor ve tüm Truva'yı yakıyordu. Kahinlere sordular. Kahinler "Bu çocuk doğarsa, Truva yanacak" dedi.
Priamos ağlayarak emir verdi. Çocuk İda Dağı'na bırakılacak ve ölüme terk edilecekti. Ama onu bırakan hizmetli kıyamadı. Onu orada bir çobana bıraktı. Çoban adını Paris koydu ve kendi oğlu gibi büyüttü.
Paris yemyeşil İda Dağı'nda koyunları, tertemiz havası, masmavi gökyüzü altında büyüdü. Çok yakışıklı, çok mert bir delikanlı olmuştu ama kraliyet kanından haberi yoktu. İşte o gün, üç tanrıça onun karşısına dikildi.
Paris önce korktu. Sonra tanrıçalar vaatlerini sıraladı.

Hera yaklaştı, gözleri güçle doluydu: "Paris, beni seç. Sana ne vaat ediyorum biliyor musun? Bütün Asya'nın krallığını. Öyle bir zenginlik ki, Truva'nın hazineleri yanında kum tanesi kalır. Seni dünyanın en güçlü kralı yapacağım."
Athena mızrağını yere vurdu: "Paris, krallık gelip geçicidir. Ben sana ebedi bir şey vereceğim. Bilgelik. Savaşlarda asla yenilmeyeceksin. Adın erkekler arasında bir efsane olarak anılacak. Herkes sana danışacak."
Paris kararsızdı. İkisi de çok büyüktü.
Sonra Afrodit öne çıktı. Elini Paris'in omzuna koydu. O an İda Dağı'ndaki bütün çiçekler bir anda açtı.
"Canım Paris" dedi Afrodit, "Onlar sana taht ve akıl veriyor. Ama tahtın varsa ve yanında sevecek kimse yoksa neye yarar? Akıllı olsan da geceleri yalnız uyuyorsan neye yarar? Ben sana dünyada nefes alan en güzel kadının aşkını vereceğim. Sparta Kraliçesi Helen. Onu gördüğün an anlayacaksın. O senin için yaratıldı."
Paris hiç tereddüt etmedi . Çünkü Paris gençti. Ve genç bir erkek için aşk, krallıktan da bilgelikten de daha değerlidir. Altın elmayı aldı ve Afrodit'e uzattı.
O an Hera ve Athena'nın yüzü kireç gibi oldu. Ve o günden sonra Truva'dan sonsuza dek nefret ettiler.
Afrodit gülümsedi: "Aferin Paris. Şimdi seni evine döndüreceğim. Git ve gerçek babanla tanış."
Afrodit'in yardımıyla Paris Truva'ya gitti. Bir yarışmada tüm kardeşlerini yenince tanındı. Priamos oğlunu bağrına bastı. Artık o bir çoban değil, Truva Prensi Paris'ti.
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Afrodit vaadinin ikinci kısmını da yerine getirmeliydi. Paris'i bir elçi olarak Sparta'ya gönderdi.
Sparta'da Kral Menelaos ve karısı Helen yaşıyordu. Helen sıradan biri değildi. Zeus'un kızıydı. Kuğu kılığına giren Zeus ile Leda'nın çocuğuydu. O kadar güzeldi ki, evlenmeden önce bütün Yunan kralları onun için birbirine girmişti.
Paris saraya girdiğinde Helen'i gördü. Afrodit'in dediği gibi oldu. Zaman durdu. Helen de Paris'i gördü. Afrodit görünmez bir ok atmıştı kalplerine.
Menelaos bir cenaze için Girit'e gitmek zorunda kaldığında, Paris ve Helen baş başa kaldı. Ve o gece, Afrodit'in rüzgarıyla Helen'i alıp Truva'ya kaçırdı.

Sabah uyandığında karısını bulamayan Menelaos çılgına döndü. Bu sadece karısının kaçırılması değildi. Bu, konukseverlik yasalarına, Zeus'a yapılmış bir hakaretti.
Hemen ağabeyi Agamemnon'a koştu. Agamemnon Miken'in en güçlü kralıydı. Kardeşine sarıldı ve dedi ki: "Truva bize savaş ilan etti. Bütün Yunanistan'ı toplayacağız."
AULIS'TE RÜZGARIN DURMASI
Aulis limanında bin gemi toplandı. Tarihte böyle bir ordu görülmemişti. En önde topuğundan başka yeri delinmeyen en büyük savaşçı Aşil ve can dostu Patroklos vardı. Yanında kurnaz mı kurnaz Odysseus, atları kadar hızlı Aias, bilge ihtiyar Nestor...
Ama deniz ölmüştü. Yaprak bile kıpırdamıyordu. Yelkenler sarkmıştı. Haftalarca beklediler.
Kahin Kalkhas gerçeği açıkladı: Agamemnon avlanırken övünmüş ve Artemis'in kutsal geyiğini öldürmüştü. Av tanrıçası Artemis öfkeliydi ve rüzgarı kesmişti.
Tanrıçayı sakinleştirmenin tek bir yolu vardı. Agamemnon'un en sevdiği kızı, gencecik Iphigenia kurban edilecekti.

Agamemnon günlerce ağladı. Bir yanda kızı, bir yanda ordusu. Sonunda kral olmayı seçti. Kızını Aulis'e getirtip sunağa yatırdı. Tam bıçak boğazına dayanacakken Artemis acıdı ve kızı bir geyikle değiştirip gökyüzüne kaçırdı. Ama rüzgar o an esmeye başladı.
Ve bin gemi Truva'ya doğru yola çıktı.
DOKUZ YIL SÜREN İNAT
Truva surları efsaneydi. Tanrılar tarafından yapılmıştı, yıkılmazdı. Yunan ordusu dokuz yıl boyunca o surların dibinde savaştı. Ne Yunan Truva'ya girebildi, ne Truva Yunan'ı denize dökebildi.
Bu savaşta tanrılar da taraf tuttu. Hera ve Athena hala o elmayı unutmamıştı, Yunanlılara yardım ediyordu. Ares ve Afrodit ise Paris'i korumak için Truva'nın yanındaydı. Gökyüzünde de ayrı bir savaş vardı.
Dokuzuncu yılın sonunda iki büyük acı yaşandı. Truva Prensi Hektor, Aşil tarafından öldürüldü. Sonra Aşil de Paris'in attığı, Apollon'un yönlendirdiği bir okla topuğundan vurulup öldü.
Artık herkes yorulmuştu. İşte o zaman Odysseus'un o tilki gibi aklı devreye girdi.
TAHTA AT - SON HİLE
Odysseus dedi ki: "Biz bu surları kılıçla aşamayız. Akılla aşacağız."
Devasa bir tahta at yaptılar. İçine otuz tane en cesur savaşçıyı sakladılar. Odysseus, Menelaos, Neoptolemos hepsi oradaydı. Sonra bütün ordu gemilere binip uzaklaşmış gibi yaptı, geride sadece atı ve bir casus bıraktılar.
Truvalılar sabah uyandıklarında denizin boş olduğunu ve sahilde kocaman bir at gördüklerinde şaşkına döndüler.
Casus dedi ki: "Yunanlılar bu atı Athena'ya hediye olarak yaptı. Eğer siz onu içeri alırsanız, Athena sizi koruyacak ve Truva asla yıkılmayacak."
Herkes inanmıştı. Sadece iki kişi inanmadı. Biri geleceği gören Cassandra'ydı. "Yakmayın Truva'yı!" diye çığlık attı ama Apollon ona lanet etmişti, kimse ona inanmıyordu. Diğeri Rahip Laokoon'du. Mızrağını ata sapladı ve bağırdı: "Yunanlılardan gelen hediyeye güvenmeyin!"
Ama o anda denizden iki dev yılan çıkıp Laokoon ve oğullarını boğdu. Truvalılar bunu bir işaret sandı. "Bakın, tanrılar atı istemeyeni cezalandırdı!"
Atı çiçeklerle süsleyip, şarkılarla, şaraplarla surların içine çektiler. O gece Truva'da büyük bir festival vardı. Herkes sarhoş olana kadar içti, sonra uyudu.
Gece yarısı, herkesin horladığı saatte, atın içindeki kapak sessizce açıldı. Otuz Yunanlı sessizce aşağı süzüldü. Kapıdaki nöbetçileri öldürüp, şehrin dev kapılarını açtılar. Dışarıda bekleyen bin gemilik ordu, sessizce geri dönmüştü.
Ve o gece, tek bir altın elmayla başlayan kıskançlık, koskoca Truva'nın ateşiyle söndü.
Şehir yandı bebeğim. On yıl süren bir savaş, bir tanrıçanın davet edilmemesiyle başlamış ve bir tahta atın içinde bitmişti.
İşte bu yüzden derler ki, en büyük savaşların nedeni ne toprak ne altındır. En büyük savaşların nedeni incinmiş bir kalptir. Bülent Dündar
