EŞME'NİN KİLİMCİ KARACA KIZINA AŞK OKU

 

EŞME'NİN KİLİMCİ KARACA KIZINA AŞK OKU

Gök Tengri kilime dokunmuş, fermanı vermişti.

"Karaca Kız. Borcun ödendi. İki yıl dolana kadar buradasın ama..." dedi. Sesi artık bir fırtına değildi, bir babanın sesi gibiydi. "Sürekli kilim dokumak zorunda değilsin. Gez, dolaş. Bu mavi sarayın bahçelerinde, akarsularında... Kendini ara. Kimse sana 'dokuyacaksın' demeyecek gari."

Karaca ilk defa tezgahın başından kalktı.

Üstündeki o Eşme tozu silkinmişti ama parmaklarında hala sekiz örümceğin hüneri duruyordu. Yıllarca Kemerdağı'nın mağarasında ağ örmüştü. Şimdi Gök'ün dokuz kat bahçesini gezmeye başladı.

İşte bela da ondan sonra başladı.


Çünkü Gök katı sadece Ak Ana'dan, Umay Ana'dan ibaret değildi. Gök katının bir de gölge tarafı vardı. Erlik Han'ın yandaşları, yeraltı hanları. Onlar yukarıya, o mavi saraya hiç yakışmazdı. Ama pusuya yatmış beklerlerdi.

Onların başında Kara Han vardı. Yanında Alkarısı, Hortlak Han ve Tamu Bekçisi Kölök Han... Hepsi Erlik'in sofrasından artak yiyen, kut'u karanlıktan alan hanlardı. Ve en çok da şuna tahammül edemezlerdi: Bir ölümlü kızın, hem de fakir bir Eşmeli kızın, Gök Tengri'nin karşısında diz çökmeden durmasına.

Karaca bahçede dolaşırken ilk Kara Han çıktı karşısına.

"Eşmeli!" dedi. "Gök Tengri sana serbestlik verdi diye han mı oldun? Sen hala o dut ağacında urgan arayan yetimsin. Senin yerin tezgahın başı değil, mağaranın dibi!"

Karaca durdu. Gülümsedi. O gülümseme Eşme'de pazarda bezirgana atılan gülümsemeydi.

"Hanım" dedi. "Ben mağaranın dibini gördüm. Sen hiç gördün mü? Mağaranın dibinde insan kibirden değil, açlıktan ölür. Sen açlığı bilir misin Kara Han? Bilirsen, ben de sana han derim."

Kara Han sustu. Çünkü yeraltı hanları açlığı bilmezdi. Onlar tokluktan azardı.


Sonra Kölök Han geldi. Elinde ateşten bir kırbaçla. "Senin o kırmızı yünün, Gök'ün beyaz iplerini kirletiyor. Sök o bir karış kilimi!"

Karaca tezgaha bile bakmadan cevap verdi:

"O bir karış kilim Gök'ün aynasıdır. Kirli olan iplik değil, aynaya bakınca kendi suretini çirkin gören gözdür. Kendi çirkinliğinden korkan aynayı kırarmış. Sen aynayı mı kırmak istersin Kölök Han, yoksa yüzünü yıkamak mı?"

Bütün küçük hanlar orada dondu kaldı. Çünkü Türk töresinde en ağır söz, yüzüne vurulan hakikattir.

Alkarısı son bir oyun oynadı. Karaca'nın koynundaki o son tutam Eşme yününü, o kırmızı kök boyayı çalmaya kalktı. "Bu yer malı, gökte duramaz!" diye.

Karaca yününü kaptırmadı. Tuttu, Alkarısı'nın avucuna o yünden bir tutam sıkıştırdı.

"Al gari. Götür Erlik Han'a. De ki, Eşme'de bir kız varmış, bir tutam yünden koskoca Gök'e kafa tutmuş. Senin kara sarayında bir tutam yün bile yok. Niye? Çünkü sen hiç emek vermemişsin."

O anda Alkarısı'nın eli yandı. Çünkü emek verilmemiş el, hak edilmiş yünü tutamazdı.

İşte Karaca Kız, müthiş aklı ve zekasıyla hepsini böyle morartmasını bildi. Dövüşmedi. Sövmedi. Sadece sordu. Ve yeraltı hanlarının hiçbir soruya cevabı yoktu. Hepsi çekildi gitti. Çünkü Erlik'in yandaşları karanlıkta güçlüdür, soru sorulan yerde erirler.

O günün akşamında Karaca yorgun, bir akarsuyun kenarına oturdu. Ay ışığı suya vuruyordu.

Orada bir kız gördü.

Saçları ay ışığından, gözleri sevda dolu. Elinde gümüş bir yay, belinde oktan bir deste. Ama o oklar öldürmek için değildi.

O Aysıt idi. Aşk Tanrıçası Aysıt. Ayısıt da derler adına.

Karaca onu tanımadı. Aysıt da Karaca'yı tanımıyordu ama duymuştu. Bütün Gök katı bu Eşmeli deli kızı konuşuyordu.

Aysıt yanına oturdu.

"Yoruldun mu Eşmeli?" dedi.

"Yoruldum" dedi Karaca. "Yerde yorulurdum tezgah başında, burada da hanlarla uğraşmaktan yoruldum. Değişen bir şey yokmuş."

Aysıt güldü. Sesi çan gibiydi.

"Vardır. Yerde yorulduğunda kimse sormaz. Burada en azından ben sorarım. Adın Karaca imiş. Eşme'de neye benzer aşk?"

Karaca şaşırdı. Hayatında ilk defa biri ona aşkı sormuştu. Çünkü o hep yetim, hep tezgah başı, hep kavga bilen bir kızdı.

"Aşk mı?" dedi. "Bizim orada aşk lükstür Aysıt. Önce ekmek gelir, sonra kilim, sonra düğün. Aşka vakit kalmaz. Kalsaydı da... Ben bilmem ki. Ben sevilmedim hiç."

Aysıt'ın içi cız etti. Çünkü o sevda tanrıçasıydı, sevilmemeyi en iyi o bilirdi.

İkisi uzun uzun konuştu. Karaca Eşme'yi anlattı. Dut ağacını, tandırın isini, imeceyi, çeyiz sandığını. Aysıt da Gök'ü anlattı. Yıldızların nasıl kayarken dilek tuttuğunu.

Karaca dedi ki: "Sizin burada her şey mavi, her şey beyaz. Ama benim içim hep kırmızı. O kırmızı yün gibi."

Aysıt dedi ki: "Kırmızı en sevdiğim renktir. Çünkü aşkın rengi de odur."

Sohbet öyle güzeldi ki, Aysıt fark etmedi bile. Elindeki gümüş yaydan, laf arasında, istemeden bir ok kaydı. Görünmez bir ok. Aşk oku.

Ok, Karaca'nın yüreğine değil, tam alnının ortasına, o inadının, o aklının ortasına saplandı. Karaca bir an titredi. Yüreği hızlandı. Nedenini bilmeden aklına bir yüz geldi.

Alp'ın yüzü. Sabah tezgahın dibine ses etmeden su testisini bırakan o yakışıklı alpın yüzü.

Aysıt bunu görmedi bile. Çünkü o ok farkında olmadan saplanmıştı.

Ama Gök katı bilir ki, hiçbir ok sebepsiz saplanmaz.

Üç gün önce olmuştu o iş.

Alp, Aysıt'ın en eski dostuydu. Oğuz soyundan gelen o alp, defalarca Aysıt'ı Erlik Han'ın iblislerinin saldırısından kurtarmıştı. Bir keresinde Tamu'nun kapısında, Alkarısı Aysıt'ı kaçıracakken, Alp atıyla yetişmiş, kılıcıyla gölgeyi yarmıştı. O günden beri Aysıt'ın Alp'e borcu vardı. Bir can borcu.

Üç gün önce Alp, Aysıt'ın ay bahçesine gelmiş, başını öne eğmişti. O cihan pehlivanı alp, ilk defa kekeliyordu.

"Aysıt"
demişti. "Sana bir şey diyeceğim. Ben... ben Eşmeli Karaca Kız'a vuruldum gari. İlk gördüğümde, o tezgahın başında Tanrı'ya kafa tuttuğunda. Hiçbir kız öyle durmadı karşımda. Gözleri ateş gibi. Ama o bana bakmıyor. O hep kilimine, hep kavgasına bakıyor. Bana yardım et. Bir konuşuver onunla. Aşktan anlarsın sen."

Aysıt o zaman seve seve kabul etmişti. "Sen beni iblislerden kurtardın Alp. Ben de seni bu sevda yükünden kurtarırım. Merak etme, Karaca Kız'ın gönlüne bir yol bulurum" demişti.

Ama Aysıt sözünü tutmak için plan yapmamıştı. Sadece beklemişti. Çünkü Aysıt bilir: Gerçek aşk, planla gelmez. Sohbetle gelir.

Ve şimdi, o akarsu kenarında, o farkında olmadan saplanan okla, söz kendiliğinden tutulmuştu.

Karaca birden ayağa kalktı. Yanağı kızarmıştı. Neden kızardığını bilmiyordu.

"Ben... ben tezgaha döneyim" dedi.

Aysıt arkasından baktı ve gülümsedi. Yayını usulca topladı.

Çünkü artık biliyordu. Eşme'nin kilimci kızının bir sonraki kiliminde, sadece acı, sadece isyan olmayacaktı.

O kilime artık ince bir ay ışığı, gizli bir sevda düğümü de karışacaktı.

Ve Karaca Kız'ın 2 yılı, işte o anda, bambaşka bir şeye dönüştü.

Karaca o gece uyuyamadı.

Aysıt'ın oku saplandığından beri içi kıpır kıpırdı. Tezgahın başına oturdu, kırmızı yünü eline aldı ama düğüm atamadı. İlk defa bir ilmek, aklına değil yüreğine takıldı.

Aklına o alp geliyordu. Testiyi ses etmeden bırakan, uzaktan bakan o alp.

"Tövbe" dedi kendi kendine. "Ben Eşmeli Karaca'yım gari. Benim işim kilim. Sevda bana göre değil."

Ama Gök katında hiçbir şey gizli kalmaz. Hele Aysıt'tan hiç kalmaz.

Sabah oldu. Aysıt, Alp'i tutup Karaca'nın tezgahının oraya getirdi.

"Karaca Kız" dedi Aysıt, göz kırparak. "Sana birini getirdim. Gök katında yolunu kaybedersen, bu alp bulurmuş. Adı Alp'tir. Dağ Han'ın torunu."

Karaca başını kaldırdı. Alp'le göz göze geldi. İkisi de sustu.

Alp konuştu önce. Sesi titriyordu. O cihanı titreten alp, bir kızın karşısında titriyordu.

"Begdili kızı..." dedi.

Karaca şaşırdı. "Nereden bildin Begdili olduğumu?"


Alp gülümsedi. "Eşme'de üç yörük iyi kilim dokur derler. Biri Karakeçili, biri Avşar, biri Begdili. Karakeçili geniş dokur, Avşar sıkı dokur, Begdili hem geniş hem yürekli dokur. Senin o bir karış kilim hem geniş hem yürekli. Bildim ki sen Begdili Yörüğüsün. Ben Karakeçili olsaydım akraba sayılırdık ama iyi ki değilim gari."

Karaca güldü. İlk defa Gök katında güldü.

"Peki sen nesin? Kayı mısın?"

"Değilim" dedi Alp. "Ben Üçok'um. Dağ Han'ın torunuyum. Dedem Dağ Han, Gök Han'ın kardeşi, Deniz Han'ın ağabeyi. Sen Bozok'tansın, ben Üçok'tan."

Töre der ki:


Oğuz Han'ın iki eşinden altı oğlu olmuştu. İlk eşinden Bozoklar doğmuştu: Gün Han, Ay Han, Yıldız Han. İkinci eşinden Üçoklar doğmuştu: Gök Han, Dağ Han, Deniz Han.

Karaca Kız, Yıldız Han'ın oğlu Begdili'nin soyundan geliyordu. Yani Bozoklu. Eşme'nin Kemerdağı'na en önce Begdili Yörükleri gelmişti. Kök boyayı en iyi onlar bilirdi.

Alp ise, Üçokların ortancası Dağ Han'ın torunuydu. Yani Gök katındaki o kutlu kişilerden.

Ve ikisi kardeş değildi. Kuzendi. Oğuz Han'ın farklı analardan olma torunlarının çocuklarıydı. Eğer ikisi de aynı koldan olsaydı, töre gereği sevda haram olurdu. Ama biri Bozok, biri Üçok olunca, töre der ki: "Bozok Üçok'a can verir, Üçok Bozok'a yol verir. İkisi birleşirse Oğuz yeniden dirilir."

Bu yüzden aralarında engel yoktu. Töre izin veriyordu.

Karaca bunu duyunca rahatladı ama hemen kaşlarını çattı.


"İyi de Alp, sen kutlu kişisin. Sen ölümsüzsün. Ben ise daha iki yıllık borcu olan bir Eşmeli'yim. Senin ölümsüzlüğün var, benim bir tutam yünüm."

Alp başını öne eğdi. Aysıt araya girdi. Çünkü bu sır, Gök katında bile az kişinin bildiği sırdı.

Aysıt dedi ki:

"Karaca, sen sanırsın ki Oğuz Han bir Tanrı'dır? Değildir. Alp de Tanrı değildir. Onlara Gök'te 'kutlu kişi' derler. Tanrı değillerdir ama ölümsüz gibidirler."

Karaca şaşırdı. "Nasıl ölümsüz gibidirler ?"

Aysıt anlattı:

"Gök Tengri'nin ölümsüzlüğü kendindendir. O var olduğu için vardır. Ama Oğuz Han ve çocuklarının, yani Gün Han'ın, Dağ Han'ın, Deniz Han'ın ölümsüzlüğü, yeryüzündeki insanların onları hatırlamasına bağlıdır gari.

İnsanlar Eşme'de bir masal anlatırken 'Oğuz Han atını doludizgin sürdü' derse, Oğuz Han Gök'te bir nefes daha alır. Bir çocuk 'Ben Kayı boyundanım' derse, Kayı Han'ın kutu parlar. Bir Avşar Yörüğü 'Ben Avşar'ım' derse, Avşar Han'ın yüreği atar.

Eğer yeryüzünde bir gün hiç kimse 'Ben Begdili'yim, ben Dağlıyım, ben Oğuz'um' demezse... O zaman o kutlu kişiler de silinir. Onların ölümsüzlüğü, sevgiyle, hatırlanmakla bağlıdır. İnsan unutmazsa, onlar ölmez."


Karaca'nın gözleri doldu. Çünkü o da Eşme'de unutulmaktan korkuyordu.

Alp o zaman Karaca'nın yanına diz çöktü. Gök katında hiçbir kutlu kişi bir ölümlü kızın önünde diz çökmemişti.

"Karaca" dedi Alp. "Benim ölümsüzlüğüm senin gibi kızların beni hatırlamasına bağlı. Sen beni unutursan, ben de unutulurum. Ama ben seni unutamam. O bir karış kırmızı kilimi gördüğümden beri, Gök bana soğuk geliyor. Senin o Eşme tozlu ayağının bastığı yer, Gök'ün mavisinden daha sıcak.
Begdili kızı, Üçok'un torununa varır mısın? Töreye aykırı değil. Ama gönlüne aykırı mı?"


Karaca ne diyeceğini bilemedi. Çünkü o ana kadar hep kavga etmişti. Tanrıçayla yarışmış, Tanrıyla hesaplaşmış, hanlarla dövüşmüştü. Ama hiç kimse ona böyle dosdoğru sevda sözü söylememişti.

Tam cevap verecekken, Gök katı birden karardı.

Çünkü Erlik Han'ın kendisi, yerin yedi kat altından fermanı duymuştu.

Bir ses yankılandı. Ne Kara Han, ne Kölök Han. Bizzat Erlik Han'ın sesi.

"Bozok ile Üçok birleşemez! Begdili ile Dağ bir araya gelirse, Oğuz yeniden dirilir! Ve Oğuz dirilirse, benim karanlığım biter! Buna izin vermem!"

Ve Gök'ün ortasındaki o bir karış kırmızı kilim, bir anda alev aldı.

Ama yanmadı. Kırmızı yün, ateşte daha da parladı.

Çünkü o yün Eşme'den gelmişti. Ve Eşme yünü ateşte yanmaz, ateşi söndürür.

Karaca, Alp'in elini tuttu. İlk defa bir el tuttu.

"Korkma Alp"
dedi. "Benim kilimim yanmaz. Benim kilimim, unutulmaya karşı dokunur."

Ve o anda Gök katında ilk defa bir Bozok kızı ile bir Üçok torunu, aynı tezgahın iki ucuna oturdu.

Birinin elinde Begdili'nin kırmızı kök boyası, diğerinin elinde Dağ Han'ın kara sabrı.

Ve Gök Tengri uzaktan baktı, gülümsedi.

"İşte" dedi içinden. "Oğuz yeniden diriliyor."

Devam edecek...  Bülent Dündar




Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

buttons=(Accept !) days=(20)

Our website uses cookies to enhance your experience. Learn More
Accept !