EŞME'DE KİLİMCİ KARACA KIZIN DÖNÜŞÜ: AK ANA, UMAY ANA VE GÖK TENGRI'NİN FERMANI


EŞME'DE KİLİMCİ KARACA KIZIN DÖNÜŞÜ: AK ANA, UMAY ANA VE GÖK TENGRI'NİN FERMANI

Birinci Perde - Lanet Bedelsiz Kalkmaz

Kemerdağı'nda rüzgar artık eskisi gibi esmiyordu. karaca kızın akibetinden sonra her şey buruk hüzünlüydü

Eskiden bu dağ kekik kokardı. Rüzgar, kekiği alır Eşme'nin toprak damlı evlerine taşırdı. Kadınlar tezgah başında o kokuyla ilmek atardı. Şimdi rüzgar mağaranın ağzında dönüp duruyor, içeri giremiyordu. Çünkü içeride bir ah birikmişti. Yılların ahı.

Mağaranın en kuytu koğuşunda, sekiz ince bacağıyla ağ ören bir örümcek vardı.

Eşme'de kimse o örümceği öldürmezdi. Görseler bile süpürgeyi başka yere vururlardı. "Aman, Karaca Kız'ın hatırı var" derlerdi. Kimse neden dediğini bilmezdi ama herkes hissederdi. O küçük örümcek, Eşme'nin yarım kalmış vicdanıydı.


Yunan'da Ovidius'un anlattığı Araknis, Athena'ya kafa tuttuğu için örümceğe çevrilir ve öylece bırakılır. Yunan'da ceza sondur. Tanrı cezalandırır, insan unutulur.

Türk'ün töresinde ise hiçbir ceza sonsuz değildir. Çünkü Türk'te demir, yok edilsin diye değil, dövülsün diye ateşe atılır.

Karaca Kız da yıllardır böyle dövülüyordu.

Onun döktüğü her damla gözyaşı, Kemerdağı'nın kireçtaşından süzülüp Eşme'nin yer altı sularına karıştı. Tuzlu değildi, acıydı. Köy kadınları her festivalde onun hatırına tezgaha bir kusursuz ilmek daha attı. "Bu ilmek Karaca Kız için" dediler. Her ilmek bir duaydı. O dualar ve o gözyaşları, yerin altında görünmez bir köprü kurdu. Yıllarca kimse görmedi ama o köprü uzadı, uzadı ve sonunda ebedi suların başlangıcına ulaştı.

Ve ebedi suların anası, suların tadının değiştiğini anladı.

Ak Ana Uyanıyor

Tanrı Dağı'nın dokuz kat göğün bile üstünde bir yer vardır. Orada zaman akmaz, sadece sular akar. Orada Ak Ana yaşar.

Ak Ana, Ülgen'den bile eskidir. O bir tanrıça değil, varlığın kendisidir. Sonsuz suların içinden ilk çıkan, "Yarat!" emrini Ülgen'in kulağına fısıldayıp tekrar sulara dönen odur. Adındaki Ak, beyaz demek değildir, kutsal ruh demektir.

Ak Ana sularından tamamen çıkmamıştı. Ayakları hala sonsuz suda, yüzü Umay Ana'ya dönüktü.

Umay Ana, Kemerdağı'na sırtını dönmüş, kucağındaki Eşme çocuklarını sıkı sıkı tutuyordu. Onun için töre, çocuğu korumaktı. O çocuğun bir gün tezgah başında yalan söylememesi için, hakikati çarpıtmaması için, kibirlenmemesi için ceza şarttı.

Ak ana hafifce seslendi: "Umay! Kızım, ne yaptın?"

"Töre budur Ak Ana" dedi. Umay ana "Ben doğumun anasıyım. Bir anayı en çok ne yaralar bilir misin? Kendi çocuğunun kibri. Karaca Kız tezgahının başına geçtiğinde, 'Tanrılardan daha iyi dokurum' dedi. Bu söz duyulmamış sözdür. Eğer ben onu cezalandırmazsam, yarın Eşme'nin bütün kızları aynı kibre kapılır. O zaman emek ölür."


Ak Ana sonsuz sular gibi sakindi. Sakin olan şey, derin olandır.

"Töre dediğin taş kesilirse zulüm olur Umay" dedi. "Sen kibrin cezasını verdin, tamam. Borç ödendi. Peki ya sonrasını görmedin mi? O kızın ördüğü artık bir örümcek ağı değil. Bak!"

Ve Ak Ana eliyle Kemerdağı'nı gösterdi.

Örümcek ağı, ay ışığında parlıyordu. Ama o ağda sinekler değil, resimler vardı. Ağın bir köşesinde Eşme kadınlarının emeğini ucuza kapatan bezirganlar, bir köşesinde Tanrı Dağı'ndakilerin gizli pazarlıkları, bir köşesinde yetim bir kızın tezgah başında döktüğü gözyaşı işliydi.

"O ağ, bir ayna Umay. Tanrıların yüzüne tutulan bir ayna. Sen o aynayı tutsak edersen, yeryüzünde adalet ölür. Eşme'de hiçbir kadın bir daha korkmadan ilmek atamaz. Çünkü bilir ki, hakikati dokuyanın sonu budur. O zaman tezgahlar susar. Tezgahlar susarsa, yeryüzü kurur. Çünkü ekmek karın doyurur, ama kilim insanı insan yapar."

O anda rüzgar durdu.

Umay Ana cevap verecek oldu. "Ama o ayna..." dedi. "O ayna bizi çıplak gösteriyor Ak Ana. Tanrı çıplak kalamaz."

Ak Ana gülümsedi. O gülümseme, bin yıllık suların gülümsemesiydi.

"Tanrı çıplak kalmaktan korkarsa, zaten tanrı değildir Umay" dedi. "Bizi güçlü yapan gizlenmemiz değil, arınmamızdır. Sümer'de Enki, bilgeliği insanla paylaştığı için güçlendi. Yunan'da Athena, kibrinden Arachne'yi örümceğe çevirdiği için değil, şehirine zeytin ağacı verdiği için hatırlandı. Sen bir sen bir emeğin bir hünerin haddini bilmeyen sahibini cezalandırdın, haklıydın. Ama cezayı sonsuz kıldın. Sonsuz ceza, töre değil, kindir. Ve kin, bir tanrıca'ya yakışmaz."

Umay Ana'nın kucağındaki çocuklar ağlamaya başladı. Çünkü ananın içindeki fırtınayı en önce çocuklar hisseder.

Ak Ana o zaman en son, en ağır sözü için yaklaştı. Sesini sadece Umay'ın duyacağı kadar kıstı ve Tanrı Dağı'nın en gizli sırrını, tanrıların bile korktuğu o tek gerçeği fısıldadı:

"Karaca Kız'ı sevenlerin vicdanlarını nereye koyacaksın Umay? Bizim en gizli sırrımızı bilmez misin? Tanrılardan güçlü olan tek şey ölümlülerin vicdanıdır. Biz onları kaybedersek yok oluruz."

Bu cümle, göğün direğini sarstı.

Umay Ana dondu kaldı. Çünkü yıllardır Eşme'de olan tam olarak buydu. Kadınlar tezgah başında Umay Ana için değil, Karaca Kız için ilmek atıyordu. Festivalde onun adına bir koyun fazla kesiliyordu. Duvar diplerindeki örümcekler öldürülmüyordu. Vicdanlar Karaca Kız'daydı. Ve vicdanlar onda kaldığı sürece, tanrıların kutu azalıyordu. Halkın vicdanı çekilirse, tanrı yalnız kalırdı. İşte Tanrı dağındakilerin gizli korkusu buydu.

O sert tanrıça, ilk kez başını öne eğdi.  Bin yıldır hiçbir ana tanrıça bir ölümlü için böyle başını eğmemişti. Kucağındaki çocukları daha sıkı tuttu ve sesi titreyerek fısıldadı:

"Haklısın Ak Ana... O gün elimin ayarı kaçtı. Ana olduğumu unuttum, tanrı olduğumu hatırladım. Yıllardır o kızın her damla gözyaşı, her çektiği ah içimi oyuyor. Geceleri Kemerdağı'ndan gelen rüzgarı duydukça uyuyamıyorum. Vicdanım rahat değil. O ceza artık bana da ceza oldu."

Bu itiraf, evrenin dengesini değiştirdi. Çünkü Türk töresinde en büyük erdem, hatayı kabul etmektir.


Ama ortada aşılması imkansız bir nizam bir hukuk vardı.

Umay Ana fısıldadı: "Ama ne sen ne ben klaneti aldıramayız Ak Ana. Laneti biz koysak bile mührü ancak Gök Tengri açar. Çünkü varlığın özünü, evrenin hamurunu tutan en üst ferman O'nundur. Biz töreyi uygularız, O ise töreyi var eden tözün sahibidir."

İki ana anlaştı. Birlikte, dokuz kat göğün üstüne, Gök Tengri'nin huzuruna çıkmaya karar verdiler.

Gök Tengri'nin Huzurunda 

Gök Tengri, sonsuz mavi ışıklar içindeki tahtında oturuyordu. Tahtı altından değildi, gökyüzünün kendisindendi.

Hikayeyi dinledi. Sonra gürleyen ama şefkatli sesiyle konuştu. Bu ses, Sümer'de bilgelik tanrısı Enki'nin insana sanatı öğrettiği ses gibiydi.

"Doğru karar vermişsiniz" dedi. "Sanatı ve hüneri cezalandırırsanız, bundan en çok tanrılar zarar görür. Eğer sanatı zincire vurursanız, yeryüzü kurur, göğün nizamı şaşar. Karaca Kız hüneriyle tanrıların kibrini yüzlerine vurmuş. Bu suç değil, aynadır. Ekmek karın doyurur, ama kilim insanı insan yapar. kilimdeki sanat insanı eğitir geliştirir. daha güzel daha iyi düşündürür.durağanlığı uyşukluğu yok eder birikmiş küfleri temizler."


Sonra ayağa kalktı. Ve evrenin en eski kanununu hatırlattı:

"Lakin lanet bedelsiz kalkmaz. Bedel olacak."

Elindeki ak süt damlayan ilahi yetki mührünü Ak Ana'ya uzattı.

"O kız yeniden insan olacak olmasına. Ama iki yıl boyunca benim sarayımda hem hizmet edecek, hem de göğün ve yerin kaderini dokuyacağı o kilimi burada, benim gözümün önünde dokuyacak. Ancak o zaman mühür tamamen kalkar."

Dut Ağacının Altında

O gece Eşme'de festival vardı ama neşe yoktu. Ulu dut ağacının altı boştu.

Ansızın o ağ, sütbeyazı bir ışıkla sarıldı. Bu Ak Ana'nın ak sütüydü. Ağ önce bir iç çekti. Sonra çatırdadı. Çünkü hiçbir doğum sessiz olmaz.

Sekiz ince bacak yavaşça çözüldü. Kabuk yarıldı. İçinden uzun yıllar sonra ilk kez insan nefesi alan bir kız çıktı.

Karaca Kız'dı.


Ne yaşlanmıştı ne solmuştu. Hala Eşme'nin o badem gözlü, kömür karası saçlı, al yanaklı, yirmili yaşlarındaki o güzel kızıydı. Yıllar örümcek olarak geçmişti ama Ak Ana'nın ak sütü onu korumuştu. Sanki dün tezgahın başından kalkmış gibiydi. Parmak uçlarında hala sekiz örümceğin altın hüneri parlıyordu, gözlerinde ise hem yetimliğin hüznü hem de ateşte bilenmiş bir hırs vardı.

Toprağa ilk bastığında, Eşme'nin kekik kokusunu ciğerlerine çekti.

Ak Ana kulağına fısıldadı: "Korkma. Lanetin kalktı. Ama şimdi iki yıllık bedele gidiyorsun. Sonra yurduna kraliçeler gibi döneceksin. Ve unutma, Tanrı Dağı'nda seni bekleyen gözler olacak."

Karaca Kız başını dik tuttu. Ağlamadı. Çünkü o artık sadece Eşme'nin yetim kızı değildi. O, tanrıların bile vicdanını sorgulatan kadındı.

Kemerdağı'na son kez baktı ve içinden değil, bütün Eşme'nin duyacağı bir hırsla söyledi:

"İki yıl çabuk geçer. Ama o sarayın duvarlarına öyle bir kilim dokuyacağım ki, tüm tanrılar emeğin ve kadının gücünü ezbere bilecek!"

Ve Ak Ana'nın ak sularıyla birlikte göğe yükseldi.

Arkasında Eşme kaldı. Önünde ise dokuz kat gök, Gök Tengri'nin sarayı ve henüz görmediği, Oğuz Han'ın soyundan gelen o yakışıklı alpın, ona ilk görüşte vurulacağı gözleri vardı.  Bülent Dündar  Karaca kızın Hikayesi devam edecek  




Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

buttons=(Accept !) days=(20)

Our website uses cookies to enhance your experience. Learn More
Accept !